http://www.journalagent.com/images/submit_tur.png



 
 
Türk Beyin Damar Hast Derg: 25 (1)
Cilt: 25  Sayı: 1 - Nisan 2019
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
İntrakranial aterosklerotik hastalığa yaklaşım
Management of intracranial atherosclerotic disease
Bilgehan Atılgan Acar, Atilla Özcan Özdemir
doi: 10.5505/tbdhd.2019.47855  Sayfalar 1 - 10
İntrakranial aterosklerotik hastalık (İKAH), iskemik inmenin genellikle göz ardı edilen önemli bir nedenidir. Son yıllarda görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler ve de konvansiyonel kateter anjiografi ile endovasküler girişimsel işlemlerin inme pratiğinde kullanımının artması sayesinde, günümüzde iskemik inme ve geçici iskemik atak etyolojisi ile çok daha fazla ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Asyalı'larda, İspanik ve Afrika kökenli Amerikalı'larda, beyaz ırka oranla daha sık görülmesi, inmenin bu alt grubunun ırk-etnisite açısından heterojen eğilimini göstermektedir. İKAH'da inme, trombotik oklüzyon, arterden artere emboli, hemodinamik iskemi ve penetran damar oklüzyonu şeklinde farklı mekanizmalar altında gelişebilir ve üstelik ılımlı stenoz (<%50) varlığında dahi klinik olarak anlamlı bulgular görülebilmektedir. Rekürren inmelerin İKAH'da sık görülmesinde bu farklı mekanizmaların rolü olup olmadığı, tanı ve tedavide hangi stratejilerin uygulanması gerektiği cevap bekleyen sorulardandır. Bu derlemede İKAH'a yaklaşım güncel yayınlar eşliğinde tartışılacaktır.
Intracranial Atherosclerotic Disease (ICAD) is a significant cause of ischemic stroke which is used to be neglected. Due to developments in imaging technologies as well as increased use of endovascular interventional procedures and conventional catheter angiography on practice of stroke, ICAD found being much more associated with the etiology of ischemic stroke and transient ischemic attack today. That it is more common among Asians, Hispanics and Afro-Americans compared to caucasians indicates the heterogeneous tendency of this subgroup of stroke in terms of race and ethnicity. Stroke due to ICAD occurs in various mechanisms such as thrombotic occlusion, artery to artery embolism, hemodynamic ischemia and penetrating vascular occlusion, and moreover, clinically significant findings can be seen in the presence of moderate stenosis (<%50). It is required to be clarified whether such various mechanisms have a role in frequent occurrence of recurrent strokes in ICAD, and which strategies are required to be applied in diagnosis and treatment. In this review, the management of ICAD will be discussed in accompaniment of current publications.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
2.
Hastane Öncesi İnme Tanılama ve Yönetimi
Prehospital Stroke Diagnosis and Management
Seher Yaman, Sakine Boyraz
doi: 10.5505/tbdhd.2019.24892  Sayfalar 11 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma Sağlık Bakanlığı’na bağlı "Aydın 112 İl Ambulans Servisi"nde görev yapan 112 acil sağlık ekibinin, inme vakalarını doğru tanılama oranlarının ve inme vakalarına müdahalelerin değerlendirilmesi amacıyla kesitsel ve metodolojik bir çalışma olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada, Aydın merkezde bulunan A2 tipi acil sağlık istasyonlarına ait, hastaneye nakil edilen vaka kayıtları alınmıştır. Araştırma iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada; durumu tespit etmek amacıyla 1453 vaka kaydı incelenmiştir. Elde edilen veriler dikkate alınarak 112 acil sağlık ekini inme ve tanılamada “Cincinati Hastane Öncesi İnme Skalası (CPSS)” kullanımı konusunda eğitilmiştir. İkinci aşamada; eğitimin etkinliğini değerlendirmek amacıyla 2029 vaka kaydı (toplam=3482 vaka) incelenmiştir. Veriler, “Yapılandırılmış Soru Formu”, “CPSS” ve hastane acil servis kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Veri analizleri duyarlılık, özgüllük ve doğruluk oranı hesaplanarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: 112 acil sağlık ekibi tarafından; birinci aşamada 91 vakaya, ikinci aşamada ise 55 vakaya inme ön tanısı konularak hastane acil servislerine nakledilmiş. Hastane acil servislerinde ise birinci aşamada 63 ve ikinci aşamada da 63 vakaya inme tanısı konulmuştur. Bu iki grup arasında tanı benzerliği incelendiğinde; hastane acil servisinde inme tanısı konulmuş vakaların, birinci aşamada %69,9’unun, ikinci aşamada ise %38,1’inin inme tanısının 112 acil sağlık ekibi ile uyumlu olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, ikinci aşamada 112 acil sağlık ekipleri inme ön tanısı koydukları 55 vakanın sadece 30’unda (%54,5) CPSS kullandıkları tespit edilmiştir. CPSS inme ön tanısını doğru tespit etme duyarlılığının %47 olduğu belirlenmiştir. Diğer yandan, İnme ön tanılı vakalara yapılan solunum desteği, dolaşım desteği ve medikal destek girişimlerinin eğitim sonrası olumlu yönde etkilendiği görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastane öncesi dönemde 112 acil sağlık ekiplerinin inme vakalarını doğru tanılamada eksikliklerinin olduğu ortaya ve eğitim desteğinin sürdürülmesi gerektiği belirlenmiştir.
INTRODUCTION: This study was carried out as a cross-sectional study for the purpose of evaluating 112 teams working in the Aydın dependent to the Ministry of Health, for the correct diagnosis of stroke cases and their interventions before the hospital.
METHODS: In the study, the incident reports, which were transferred to the hospital, were received from A2-type emergency health-stations located in the center of Aydın province. In the first phase of the study, 1453 incident reports were examined to determine the situation. In the light of the obtained data, the emergency medical team was trained for using “Cincinnati Prehospital Stroke Scale” in terms of stroke and diagnosis. In the second phase of the study 2029 incident reports (in total=3484 incidents) were examined to evaluate the efficiency of the training.) The data were analyzed through “Structured Questionnaire”, “CPSS” and hospital emergency service records. Data analyses process was assessed by calculating sensitivity, specificity, and accuracy rates.
RESULTS: In the first phase, 91 cases and in the second phase 55 cases were pre-diagnosed with stroke and transferred to hospital emergency services. In the hospital emergency services, 63 cases were diagnosed with stroke in the first phase, and 63 cases were diagnosed with stroke in the second phase. The examination of diagnosis similarity between the two groups showed that in the first phase, 69.9% of the cases which were diagnosed with stroke in emergency services were consistent with the diagnosis of the 112 emergency medical team. The findings showed that in the second phase, %38,1 of the cases which were diagnosed with stroke in emergency services was consistent with the diagnosis of the 112 emergency medical team..Furthermore, in the second phase, it was determined that among the 55 incidents that were pre-diagnosed with stroke by 112 emergency medical teams, only 30 (%54,5) of them were pre-diagnosed with CPSS. The results demonstrated that the CPSS sensitivity to true stroke pre-diagnosis was %47. On the other hand, the results revealed that the trainings have had a positive impact on respiration support, circulation support and medical support interventions provided to stroke pre-diagnosed cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The research study revealed that 122 emergency medical teams have deficiencies in terms of true diagnosis of stroke cases in the pre-hospital phase, and therefore training support should be maintained.

3.
Akut iskemik inmede ilk gün içindeki kan şekeri değişkenliği ve intravenöz doku plazminojen aktivatörüne yanıt
Blood glucose variability during the first 24 hours and prognosis in acute stroke patients treated with IV thrombolysis
Mehmet Yasir Pektezel, Ezgi Yılmaz, Ethem Murat Arsava, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.5505/tbdhd.2019.02486  Sayfalar 19 - 25
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut iskemik inmede hiperglisemi, intravenöz doku plazminojen aktivatörünün (IV tPA) etkinliğini azaltıp, hemorajik komplikasyonlarını arttırabilir. Bu nedenle, IV tPA uygulanan olgularda kan şekeri (KŞ) optimizasyonu temel öneriler arasındadır. Ancak, bu amaçla KŞ ve değişkenliğini gösteren giriş KŞ, tedavi sonrası KŞ, ilk gün maksimum ve ortalama KŞ (maksKŞ ve ortKŞ), ortalama KŞ standart sapması (KŞSD), KŞ varyasyon katsayısı (KŞCV) ve J-endeksi gibi parametrelerin hangisinin kullanımının en uygun olduğu açısından görüş birliği yoktur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: IV tPA ile tedavi edilen 145 akut inme hastasında (% 55 kadın, yaş: 70 ± 13 yıl; NIHSS: 14 ± 6, semptom-iğne zamanı: 160 ± 58 dakika) tedavi öncesi ve 24. saat KŞ ölçüldü. KŞ değişkenlik göstergeleri ise seri KŞ ölçümü yapılabilen 107 olguda incelendi.
BULGULAR: Üçüncü ay modifiye Rankin skoru (mRS) > 2 olanlarda (%46,2) IV tPA uygulamasının ilk günü ortalama KŞ anlamlı olarak yüksek iken, giriş KŞ, KŞSD, KŞCV ve J-endeksinde farklılık gözlenmedi. Regresyon analizi modellemesi ortalama KŞ yüksekliği ile kötü prognoz bağlantısının kabul NIHSS, yaş ve DM öyküsü ile uyarlandıktan sonra da devam ettiğini göstermiştir (β=-0,155, p=0,045). OrtKŞ, tPA ilişkili tip-II intraserebral kanama hastalarında (%6,7) daha yüksek olsa da (p=0,045), KŞ parametreleri bu modellerde genel olarak semptomatik kanama riskinin öngörülebilmesi kapsamında bağımsız gösterge belirmemiştir. Diyabet varlığı, HbA1c, giriş KŞ, ortKŞ ve KŞ değişkenlik indisleri IV tPA’dan yararlanma (% 52) ve dramatik yanıt verme (% 28) olasılığını anlamlı olarak etkilememiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: IV tromboliz ile tedavi edilen akut inmeli hastalarda kötü prognozun öngörülmesi bağlamında 24 saat boyunca sürekli hiperglisemi olması du dönemdeki kan şekeri değişkenliğinden daha önemli bir belirteçtir.
INTRODUCTION: Hyperglycemia in acute ischemic stroke decreases the effectiveness of intravenous tissue plasminogen activator (IV tPA) and increases its hemorrhagic complications. Therefore, optimization of blood glucose (BG) is suggested. But, no consensus is achieved on which of the BG parameters to be used such as admission BG, post-treatment BG, first day maximum and average BG (maxBG and aveBG), or BG variability indices such as the standard deviation of mean BG (SDBG), coefficient of variation of BG (CVBG) and J-index.
METHODS: Admission and 24h BG were measured in 145 acute stroke patients (55% female, age: 70±13 yr; NIHSS: 14 ± 6, symptom-to-needle time: 160 ± 58 minutes) treated with IV tPA. BG variability indices were evaluated in 107 patients with serial BG measurement available.
RESULTS: AveBG was significantly higher in patients with 3rd month mRS>2 (46.2%), but admission BG, SDBG, CVBG and J-index were not significantly different. An exploratory regression analysis indicated that the connection of aveBG to worse prognosis (β=-0.155, p=0.045) persisted after adjustment for admission NIHSS, age and DM history. No BG parameter predicted symptomatic tPA-associated type-II intracerebral hemorrhage (6.7%), albeit these patients had marginally higher average BG levels (p=0.045). Presence of diabetes, HbA1c, admission BG, average first day BG and variability indices had not modified the beneficial (52%) and dramatic response (28%) to IV tPA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sustained hyperglycemia, not glucose variability, during the first 24 hour predicts poor prognosis in acute stroke patients treated with IV thrombolysis

4.
Kriptojenik iskemik inmede risk faktörlerinin araştırılması
Investigation of risk factors in cryptogenic ischemic stroke
Yıldız Arslan, Burcu Selbest Demirtaş, Cenk Ekmekci, Ufuk Şener
doi: 10.5505/tbdhd.2019.19480  Sayfalar 26 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Kriptojenik iskemik inme (Kİ) tüm iskemik inmelerin %30-40'ını kapsamaktadır. Farklı çalışmalarda değişik uzun süreli kardiak monitorizasyon metodları kullanılarak Kİ hastalarının %15-25'inde atrial fibrilasyon (AF) saptanmıştır, ancak bu bulgular Kİ etyolojisinin büyük bir kısmını açıklamada yeterli değildir. Amacımız Kİ hastalarında tromboembolik kaynakların ve vasküler risk faktörlerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya toplam 125 hasta dahil edildi, bunların 65 tanesi Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) kriterlerine göre seçilmiş Kİ hastalarıydı. Kontrol grubuna kardioloji polikliniğine non spesifik göğüs ağrısı veya nefes darlığı ile başvuran ve serebrovasküler hastalığı olmayanlar dahil edildi. AF veya paroksismal AF öyküsü olanlar, intrakardiak trombus, kalp kapak hastalığı ve sol ventrikül disfonksiyonu veya kalp yetmezliği olan hastalar çalışmadan dışlandı. Kardiovasküler risk faktörleri, sol atrium çapı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF)(%) ve 24 saat holter EKG monitorizasyonu incelendi. Kan total kolesterol, LDL, HDL, üre, kreatin düzeyleri analiz edildi.
BULGULAR: Çalışma grubunda hipertansiyon, diyabet, koroner arter hastalığı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). LDL, total kolesterol ve kan üre seviyeleri çalışma grubunda anlamlı yüksekti ve HDL seviyesi ise düşüktü (p<0.05). Holter EKG sonuçları açısından her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma grubunda, altı hastada sürekli olmayan AF epizodları (< 30 sn.) ve iki hastada ise paroksismal AF epizodları vardı. Kontrol grubunda ise sadece iki hastada >30 sn. süren sık AF epizodları mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kİ populasyonunda tromboembolizme yol açan kardiovasküler risk faktörleri belirgin yüksek saptandı, uzun sureli EKG monitorizasyonu sadece aritmiye bağlı kardioembolik kaynakların nedenini açıklayabilir. Tromboembolik kaynakların araştırılması Kİ etiyolojisinin saptanmasında önemli yer tutmaktadır.
INTRODUCTION: Cryptogenic ischemic stroke (CS) includes 30-40% of all ischemic strokes. Several studies using different methods of prolonged cardiac monitoring determined atrial fibrillation (AF) in 12-25% of CS patients, however these findings are not enough to explain the etiology of most of the CSs. Our aim is to research thromboembolic sources and vascular risk factors in CS patients.
METHODS: The study enrolled 125 patients older than 45 years, 65 of them with CS according to Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) criteria. Control group included patients admitted cardiology outpatient clinic with symptoms of nonspecific chest pain or dyspnea without cerebrovascular diseases. Patients with any history of AF or paroxysmal AF, intra-cardiac thrombus or valvular heart disease and left ventricular dysfunction, heart failure were excluded. Cardiovascular risk factors, left atrium diameter, left ventricle ejection fraction (EF) (%) and 24-hour Holter ECG monitoring were examined. Blood total cholesterol, LDL, HDL, urea, creatine levels were also analyzed and compared.
RESULTS: Hypertension, diabetes mellitus, coronary artery diseases were more prevalent in the study group (p<0.05). LDL, total cholesterol and blood urea levels were significantly higher and HDL was lower in the study group (p<0.05). There was no significant difference between two groups in terms of Holter ECG results. In the study group, six patients had non-sustained AF episodes (<30 sec.) and two had paroxysmal AF episodes. In control group only two patients had frequent AF episodes continuing >30 sec.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cardiovascular risk factors leading thromboembolism were prominently higher in CS patients, long-term ECG monitoring may explain only the cardioembolic sources due to arrhythmia. Investigation of thromboembolic sources is vital for determining the etiology of CS.

5.
Akut iskemik inmede dekompresif hemikraniyektomi
Decompressive hemicraniectomy in acute ischemic stroke
İrem İlgezdi, Levent Öcek, Lütfiye Asena Binyay, Metin Murat Özçelik, Burak Kınalı, Ufuk Sener, Figen Tokucoglu, Yasar Zorlu
doi: 10.5505/tbdhd.2019.05668  Sayfalar 31 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemik inme hastalarında gelişen serebral ödem mortalite ve morbiditenin en önemli nedenidir. Medikal tedaviye cevap alınamayan hastalarda dekompresif hemikraniyektomi yararlı olabilir. Bu yazıda, kliniğimizde akut iskemik inme nedeniyle dekompresif hemikraniyektomi uygulanan hastaların klinik özellikleri ve prognoz ile ilişkili faktörler değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya iskemik inme nedeni ile dekompresif hemikraniyektomi uygulanan 21 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri ile görüntüleme bulguları kaydedildi. Hastaların fonksiyonel durumu modifiye Rankin Skalası ile değerlendirildi. Hastanedeki izlem süresinde eksitus olan ve yaşayan hastaların klinik özellikleri ve görüntüleme bulguları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 12’si erkek, 9’u kadın, yaş ortalaması 58.7±8.2 (46 - 78) olan 21 hasta alındı. Hastaların başvuru NIHSS skoru ortalaması 12.5±4.5 idi. İnfarkt 17 hastada orta serebral arter, 4 hastada internal karotis arter alanındaydı. Dekompresif hemikraniyektomi uygulama zamanı ortalama 2.9±2.5 gün ve hastanede ortalama kalış süresi 42.6±39.2 gün idi. Hastanedeki izlem süresinde beş (% 23.8) hasta eksitus oldu. Dekompresif hemikraniyektomi uygulanan hastalarda klinik özellikler ve görüntüleme bulguları mortalite ile ilişkili bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İskemik inmede dekompresif hemikraniyektomi medikal tedavi uygulanmasına rağmen kötüleşen hastalarda önemli bir tedavi seçeneğidir.
INTRODUCTION: Cerebral edema is the leading cause of mortality and morbidity in ischemic stroke patients. Decompressive hemicraniectomy may be beneficial to patients that fail to respond to medical treatment. In this study, clinical features and prognostic factors of patients that underwent decompressive hemicraniectomy due to acute ischemic stroke were evaluated.
METHODS: We examined 21 ischemic stroke patients who underwent decompressive hemicraniectomy. Demographic features and neuroimaging findings were recorded. Functional status of patients were evaluated with modified Rankin Scale. Clinical features and neuroimaging findings of the patients who died were compared with the survivors during hospitalization.
RESULTS: Twenty-one patiens were included in this study. Twelve of the patients were male, 9 were female. The mean age of these patiens was 58.7±8.2 (46 - 78). The main initial NIHSS score was 12.5±4.5. Territory of infarctions were supplied by middle cerebral arter in 17 patients, internal carotis arter in 4 patients. The mean time of decompressive hemicraniectomy was 2.9±2.5 days, hospitalization duration was 42.6±39.2 days. Five (% 23.8) patiens died in-hospital. There were no relation between clinical features, neuroimaging findings and mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Decompressive hemicraniectomy is a significant treatment option for ischemic stroke patients who deteriorate despite receiving medical treatment.

6.
Baziler arter stenozu olan pontin infarklarda erken nörolojik kötüleşme ile posterior komunikan arter hipoplazisinin ilişkisi
The association of posterior communicating artery hypoplasia with early neurological deterioration in pontine infarcts with basilar artery stenosis
Elif Gökçal, Ferda Ilgen Uslu, Talip Asil
doi: 10.5505/tbdhd.2019.15010  Sayfalar 37 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Erken nörolojik kötüleşme (ENK) inme pratiğinde sık karşılaşılan bir problemdir. Lakuner pontin infarktlar ENK riski açısından bilinse de bu kötüleşme baziler arter stenozuna bağlı pontin infarktlarda da görülebilir. Kollateral akımın durumu ENK’in mekanizmalarından biri olarak düşünüldüğünden, bu çalışmanın hipotezi baziler arter stenozu olan pontin infarktlarda ENK’in posterior komunikan arterlerin (PcoA) durumu ile ilişkili olabileceğidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut pontin infarktı ve ≥50 baziler arter stenozu olan hastalar alındı. ENK, NIHSS skorunda en az 2 puanlık artış olması olarak tanımlandı. PcoA hipoplazisi; BT Anjiyografide arterin hiç olmaması ya da 1 mm’den düşük çapta olması olarak tanımlandı. ENK olan ve olmayan hastalarda demografik özellikler, risk faktörleri ve PcoA hipoplazisi karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil olan 60 hastanın 17’sinde (%28,3) ENK gelişti. Demografik özellikler ve risk faktörleri gruplar arasında değişmedi. ENK, en az 1 PcoA hipoplazisi ve bilateral hipoplazisi olanlarda, hiç hipoplazisi olmayanlara göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0.040, p=0.006). Multivaryat analizde bilateral hipolazi varlığı, ENK gelişimine etki etme trendi gösterdi (β =1.9, 95% CI 0.8-59; p=0.073).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bilateral PcoA hipoplazisi baziler arter stenozuna bağlı pontin infarktlarda ENK gelişimi ile ilişkili olabilir.
INTRODUCTION: Early neurological deterioration (END) is a common problem of stroke practice. Although lacunar pontine infarcts are known with the high risk of END, such worsening can also be seen in patients with pontine infarcts attributed to basilar artery stenosis. Since the quality of collateral supply are considered one of the proposed mechanisms of END, we hypothesized that the pattern of posterior communicating arteries (PcoA) would be associated with END in pontine infarcts with basilar artery stenosis.
METHODS: Patients with acute pontine infarcts and having ≥50 basilar artery stenosis were included in the study. END was diagnosed as an increase of at least 2 points on the National Institutes of Health Stroke Scale from baseline during the 5 days. A diagnosis of PcoA hypoplasia was based on the presence of either a PcoA of less than 1 mm in diameter or the absence of a PcoA, based on computed tomography angiography (CTA). Univariate and multivariate analysis were performed to compare demographics, risk factors and the hypoplasi of PcoA between patients with END and those without END.
RESULTS: Of 60 patients included, 17 patients (28.3%) exhibited END. Demographics and vascular risk factors did not differ between groups. END was significantly higher in patients having at least one hypoplastic PcoA and those with bilateral PcoA hypoplasia as compared to patients without hypoplasia (p=0.040, p=0.006, respectively). In multivariate analysis, there was a trend for the development of END in patients with bilateral hypoplastic PcoA (β =1.9, 95% CI 0.8-59; p=0.073).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Bilateral hypoplasia of PcoA might be associated with the development of END in pontine infarcts attributed to basilar arteries.

OLGU BILDIRILERI
7.
İzole geri dönüşümlü hipertansif beyinsapı ensefalopatisi ve intraserebral kanama
Reversible hypertensive brainstem encephalopathy coexistent with acute intracerebral hemorrhage
Mehmet Akif Topcuoglu, Esma Binol, Ethem Murat Arsava, Kader Karlı Oğuz, Ali Ünal, Sevda Diker, Lale Mehdikhanova, Erhan Akpınar, Rahşan Göçmen
doi: 10.5505/tbdhd.2018.36449  Sayfalar 42 - 47
Bu makalede malign hipertansiyonun diğer bulguları ile eş zamanlı gelişen Reversible Hipertansif Beyin Sapı Ensefalopati (RHBE) sendromu olan iki olgu bağlamında sürecin fizyopatolojisi tartışılmaktadır. Sunulan olgulardan birinde RHBE'ye “hipertansif putaminal hemoraji”, diğerinde ise “akut obstrüktif hidrosefaliye yol açan intraventriküler kanama” eşlik etmektedir. RHBE’de lezyon difüzyon ağırlıklı görüntüleme/ADC (“apparent diffusion coefficient”) haritalamalarına göre vazojenik ödemdir. Vakalarda supratentorial alanda posterior reversibl ensefalopati sendromunun (PRES) herhangi bir bulgusu görülmemektedir. Dolayısıyla, bu olgular temelinde RHBE ve hipertansif PRES gelişiminde rol oynayan mekanizmaların, ana süreç kapsamında benzeşim olsa da bazı kritik farklılıkları içerebileceğini işaret etmektedir. Diğer taraftan, bu vesile ile RHBE'nin neden olduğu nispeten spesifik klinik-radyolojik sendrom hakkındaki farkındalığı da artırmış oluyoruz. Bu aşinalık akut dönem tanı, tedavi ve prognoztifikasyonda kritik önemde olabilir.
We report two cases of reversible hypertensive brainstem encephalopathy (RHBE) syndrome with other concurrent manifestations of malignant hypertension. RHBE was accompanied by hypertensive putaminal hemorrhage in one case, and by intra-ventricular hemorrhage resulting acute obstructive hydrocephalus along with multiple small acute infarctions in the other. Diffusion-weighted imaging and corresponding apparent diffusion coefficient mapping disclosed increased diffusion suggestive of vasogenic edema centered in the pons. No lesion indicative for posterior reversible encephalopathy syndrome (PRES) was noted in the supratentorial regions. These cases indicate that mechanisms involved in development of RHBE and hypertensive PRES may have some differences, albeit both share main lines. These cases also underline that awareness and knowledge about relatively specific clinic-radiological syndrome caused by RHBE seem to be critical. Acute treatment and early prognostification are just only accurate with such a familiarity.

8.
Karotis arter stentlemede proksimal korumaya bağlı geçici nörolojik fonksiyon kayıpları
Transient neurological deficites due to proximal protection in carotid artery stenting
Mustafa Gökçe, Buket Cemile Tuğan Yıldız, Şerife Çöklü
doi: 10.5505/tbdhd.2018.27122  Sayfalar 48 - 51
Karotis arter stentlemenin korkulan ve sık karşılaşılan komplikasyonu işlem esnasında oluşacak distal embolidir. Distal embolizasyonu önlemek için kabaca 2 çeşit emboli koruma cihazı veya sistemi geliştirilmiştir. Bunlardan biri lezyon distaline filtre konulması, diğeri ise lezyonun proksimalinde kan akımının kesilmesi ile yapılan koruma sistemidir. Proksimal koruma sistemi (Mo.Ma sistemi) ile karotis artere stent koyduğumuz bir hastada monoparezi ve anosognozi ile giden geçiçi nörolojik defisit gelişmiştir. Proksimal koruma sistemi ile distal emboli olmaksızın serebral hipoperfüzyona bağlı geçici nörolojik belirtiler ve bulgular gelişebilmektedir.
The most feared and frequent complication of carotid artery stenting is distal embolization during the intervention.. To prevent to embolization in clinical practise, roughly two categories of embolic protection devices (EPDs) are routinely used: distal EPDs with flow preservation using filters, and the proximal occlusive protective systems. We report a case with transient neurological deficit such as monoparesia and anosognosia following of the internal carotid artery stenting using a proximal EPD (the Mo.Ma system). The proximal occlusive protective system may cause transient signs and symptoms due to cerebral hypoperfusion without distal embolization.

EDITÖRE MEKTUP
9.
'Akut inmede fluktuasyon gösteren bir inme formu: Kapsüler uyarı sendromu' adlı makale ile ilgili mektup
A letter about an article tittled 'A stroke form fluctuating in acute stroke: Capsular warning syndrome'
Halil Önder
doi: 10.5505/tbdhd.2018.17136  Sayfalar 52 - 53
Makale Özeti | Tam Metin PDF



Anasayfa | Dergi Hakkinda | Yayın Kurulu| Yayın Kuralları |Yayın Evi |Dergi Arşivi | İletişim

Copyright © 2019 TBDHD
Bu sitenin tüm hakları Türk Beyin Damar Hastalıkları Dergisine aittir.
LookUs & Online Makale