ISSN 1301-1375 | e-ISSN 2146-9113
Volume : 4 Issue : 2 Year : 2022


Türk Beyin Damar Hastalıkları Dergisi - Türk Beyin Damar Hast Derg: 4 (2)
Cilt: 4  Sayı: 2 - Aralık 1998
1.
AKUT İNMELERDE ERKEN BAŞVURUYU ETKİLEYEN FAKTÖRLER
FACTORS EFFECTING EARLY ADMISSION iN ACUTE STROKE
Nurgül Aydın, Aynur Yılmaz, Hakan Yılmaz, M. Sarper Erdoğan, Okan Çalıyurt, Ufuk Utku
Sayfalar 109 - 112
İnmelerde erken başvuru, tıbbi tedavi ve prognozu etkileyen en önemli parametrelerden biridir. Bu çalışmada Edirne merkez ve yakın çevresinden kliniğimize başvuran olgular arasında başvuru süresini etkileyen medikal, patofizyolojik ve demografik özellikler değerlendirildi.
Yaş ortalaması 65.95±11.93 olan 100 akut inmeli olgu (K=55, E=45) çalışmaya dahil edildi. Olgular başvuru saatlerine göre, 6 saatten önce gelenler ve daha sonra olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Gruplar erken başvuru üzerine etki eden eğitim, ekonomik durum, medeni hal, geçmişte inme ya da TlA öyküsü, bilinç bozuklôğunun derecesi, Rankin Skoru, inme türü ve lateralizasyonu, eşlik edebilen ·baş ağrısı, afazi, ihmal, BT bulguları açısından karşılaştırıldığında, özellikle bilinç bozukluğu ve BT'de hemorajinin varlığının erken başvuru ile ilişkili olduğu saptandı.
Early admission in strokes is the important parameter for medical treatment and prognosis. in this study, medical, pathophysiologic and demografic characteristics, effecting admission time is evaluated in admission from central Edirne and neighborhood. A total of 100 acute stroke patients mean age 65.950± 11.93 (M: 45, F: 55) included the study. Patients seperated two groups according to early admission within the first 6 hours and later than 6 hours. Groups compared for education, economic condition, marital status, history of stroke and TIA, consciousness change, Rankin scores, stroke type and lateralization, accompained headache, aphasia, neglect and CT findings that effecting early admission, and early admission is found closely related to consciousness changes and presence hemorrhage in CT.

2.
Cilt: 4 Sayı: 2 Aralık 1998
Volume: 4 Number: 2 December 1998

Sayfalar 109 - 151
Makale Özeti | Tam Metin PDF

3.
MICRO EMBOLIC SIGNALS iN PATIENTS WITH CEREBRAL ISCHEMIC EVENTS
MICRO EMBOLIC SIGNALS iN PATIENTS WITH CEREBRAL ISCHEMIC EVENTS
Nevzat UZUNER, Gazi ÖZDEMİR, Demet GÜCÜYENER
Sayfalar 113 - 118
Background and Purpose: The aim of this study was to evaluate th.e micro embolic signals (MES) occurrence in patients with. isch.emic stroke using transcranial Doppler monitoring to find out diagnostic relevance. Methods: We prospectively performed bilateral multigated transcranial Doppler monitoring from both. middle cerebral arteries in 359 patients with an acute (4 weeks) cerebral ischemic event, and in 182 control subjects without a cerebral ischemic event. MES were analyzed according to the standardized protocol. Results: Patients with ischemic stroke hada significantly (p<0,00001) higher rate of MES occurrence (31,8%) than that of control subjects (5,5%). MES were detected significantly high.er in patients diagnosed as partial or total anterior circulation infarcts (39,1 %) than those of lacunar infarcts (26,0%) or than those of transient ischemic attacks (27,3%). Similar results were found according to neuroimaging findings [(normal (26,7%), lacunar infarction (26,7%), and territorial infarction (39,9%)) of the patients. Another result of this study is that MES was fottnd to be an independent risk factor for ischemic stroke as well as proven ones. Conclusions: Since MES were detected predominantly in patients with large-vessel territorial stroke, our results gave additional support to the reliability of MES detection by means of TCD. Secondly, MES was found to be an independent risk factor for ischemic stroke, and therefore our data underlines the importance of transcranial Doppler monitoring for detecting MES in ischemic cerebral events.

4.
STROK ÖNCESİ VE STROK SONRASI BAŞAGRILARINDA LEZYONA AİT ÖZELLİKLER
LESION RELATED FEATURES iN HEADACHE iN PRESTROKE AND POSTSTROKE STAGES
Şerefnur ÖZTÜRK, Taşkın DUMAN, Serap KAZAK, Şenay ÖZBAKIR
Sayfalar 119 - 122
Strok öncesi ve sonrası ortaya çıkan başağrısının oluşum mekanizmaları için ağrıya duyarlı yapıların gerilmesi, enflamasyon, vazoaktif maddelerin salınması, psikolojik stres faktörleri ileri sürülmüş ve hangi mekanizmanın ağırlıklı olduğu konusu netleşmemiştir. Bu çalışma akut strok hastalarında strok öncesi ve sonrası ortaya çıkan başağrısının oluşum mekanizmasında rol oynayabilecek klinik özellikleri, lezyona ait özelliklerle başağrısının ilişkisini ve strok risk faktörleri ile ağrı arasında bağlantı olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. Hemorajik ve iskemik strok tanısı ile izlenen 200 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 125 i (%62,5) başağrısının varlığı ve özellikleri hakkında bilgi veremezken, 75 hastadan bilgi alınabildi. Başağrısı olan 52 hastanın 12 sinde ağrı strok öncesi, 9 unda strok sonrası, 31 inde ise strok öncesinde ve sonrasında mevcuttu. Ağrı tipi 34 hastada künt ve devamlı, 15 hastada zonklayıcı, 3 hastada sıkıştırıcı nitelikteydi. Ağrı lokalizasyonu 28 hastada unifrontal, 10 hastada bifrontal, 3 hastada temporal, 10 hastada oksipital, 2 hastada yaygın idi. Başağrısı olan (yaş ort. 60,98±12,16) ve olmayan ( yaş ort. 64,47±13,37) hastalar arasında yaş farklılığı yoktu. Başağrısı olan ve olmayan grupta lezyonunun arter alanı dağılımı farksızdı. Başağrısı olan grubunda dağılım ACA %4,1, MCA %69,3, PCA %15,1, serebellar %4,1, multipl %6,8 şeklinde izlendi. Başağrısı olan grupta lezyonun kitle etkisi ve ödem varlığı daha yüksek oranda bulundu (sırasıyla p=0,013 ve p=0,035). Atrofi oranı ağrısı olmayan grupta fazlaydı (P=0,034). Lezyon lateralizasyonu ve anterior veya posterior arter sisteminin tutulumu ile ağrı gelişimi arasında bağlantı bulunmadı. Başağrısı oranı kadın hastalarda belirgin olarak yüksek bulunurken (p=0,017), HT, kalp hastalığı ve DM ağrı ile bağlantısız bulundu. Obezite ise ağrı gelişimi ile bağlantılıydı (p=0,016). Başağrısı strok öncesi ve sonrası olanlarda atrofi, cinsiyet, DM, HT, kalp hastalığı, lezyonun kitle etkisi, ödem varlığı, anterior ve posterior sistem tutulumu ile ağrı gelişimi bağlantısız bulundu. Sonuç olarak başağrısı olan strok hastalarında lezyona ait kitle ve ödem etkisinin daha yüksek, atrofinin daha az oranda saptanması ağrıya duyarlı yapıların gerilmesinin stroka ilişkin başağrısı gelişiminde etkili mekanizma olduğunu düşündürmektedir. Ağrının oluş sıklığı ve tipi risk faktörleri ve tutulan arter alanlarından bağımsız görünmektedir. Strok sırasında oluşan başağrısı tedavisinde de bu durum dikkate alınmalıdır.
Distortion, deformation or streching of pain sensitive intracranial structures, inflammation, releasing of vasoactive amines, psychological stress factors were suggested as mechanisms in occurrence of headache before and after stroke, but it is not clear which mechanism is important. This study was planned to evaluate clinical features which can be important in the mechanism of headache before and after stroke, relations between features of lesions and headache and relations between stroke risk factors and headache. Headache of the patients were divided into two subgroups firstly; sentinel and onset headache. Location, onset, duration, character and severity of the headache were noted. Demographic features of the patients and associated stroke risk factors were recorded. Lesion features as location, nature, size, atrophy and edema on CT were evaluated. 200 consecutive patients with acute ischemic and hemorrhagic stroke were included in the study. 125 of the patients (62.5%) could not inform us about presence of headache and its features because of their consciousness level and aphasia, 75 patients could inform us about their headache. 12 of 52 patients with headache had prestroke (sentinel), 9 had poststroke (onset), 31 had both of the stages of headache. The types of headache were boring and persistent in 34, throbbing in 15, nagging in 3 patients. Location of the headache was unifrontal in 28 patients, bifrontal in 10 patients, temporal in 3, occipital in 10 and diffused in 2 patients. There was not significant difference for ages between patients with headache (mean age 60.98± 12.16) and without headache (mean age 64.47± 13.37). the arterial distributions of the lesions were not different in the patients with or without headache. Arterial distributions were found 41% for ACA, 69.3% for MCA, 15.1% for PCA, 4.1% for cerebellar and 6.8% for multiple distribution in the patient with headache. The rate of mass effect of the lesion (p=0.013), and the presence of edema (p=0.035) were significantly higher in the patients with headache. The rate of atrophy was higher in the patients without headache (p=0.034). There were not any relation between occurrence of headache and whether lesion located in anterior or posterior arterial distibutions and lesion lateralization. Presence of headache was found higer in the female patients (p=0.016) but no relation was found with HT, heart diseases and DM. There is a significant relation between presence of headache and obesity (p=0.016). There was not any difference for atrophy, gender, DM, HT, heart disease, the mass effect of the lesion, edema, involvement of anterior or posterior system between patients who had sentinel headache and the patients with onset headache. As a result, the higher incidence of presence of mass effect of the lesion and lesion associated edema and the lower rate of atrophy in the stroke patients who had headache are thought that distortion of pain sensitive structures is the most important mechanism of headache in stroke. This must be considered in the management of the headache during stroke course.

5.
SPONTAN SEREBELLAR KANAMALAR
SPONTANEOUS CEREBELLAR HEMORRHAGES
Aşkın GÖRGÜLÜ, Muzaffer MEMİŞ, Hakan YILMAZ, Ufuk UTKU, Sabahattin ÇOBANOĞLU
Sayfalar 123 - 126
Bu retrospektif çalışmada 20'si erkek, 16'sı kadın olan 36 spontan serebellar kanama olgusu incelendi. Tanı tüm olgularda kraniyal Bilgisayarlı Tomografi ile konulmuştu. Olguların 27'sinde hipertansiyon anamnezi mevcuttu. Bu olguların 23'ünde konservatif, geri kalanında cerrahi tedavi uygulanmıştı. Tüm olgularımız Glasgow Koma Skalası skoru ile izlenmiş, sonuçlar 14. gün yapılan Glasgow Outcome Skoru ile kaydedilmişti. Bu çalışmada Glasgow Outcome Skoru 4-5 iyi sonuç, 1-2-3 kötü sonuç olarak kabul edildi. Glasgow Koma Skalası skorunun 7'nin altında olduğu, deserebrasyon cevabı, dözensiz solunumun mevcut olduğu ve kornea refleksinin kaybolduğu olgularda kötü sonuç gözlendi. Bilgisayarlı Tomografi'de bazal sistemlerin kapalı olduğu, kanamanın vermisde yerleştiği ve/veya hidrosefalinin bulunduğu olgularda da kötü sonuç mevcuttu. Mortalite oranı konservatif tedavi grubunda % 11.2, cerrahi tedavi grubunda ise 3 35.7'di.
in this retrospective study, We report 36 cases with spontaneous cerebellar hemorrhage of whom 20 were men and 16 women. Computed Tomography was the diagnostic tool in all cases. Their medical history revealed that 27 of them were hypertansive. Our treatment modality was conservative in 23 and surgical in the rest. All cases were followed up by Glasgow Coma Scale and their outcomes by Glasgow Outcome Score at 14th. day. Glasgow Outcome Scores 1-2 were accepted as good results and 3-4-5 as bad results. Bad results were observed in the cases with Glasgow Coma Scale less than 7, decerebration response, irregular respiration, absent corneal reflexes. Cases with computed tomography findings showing obliteration of hasal cisterns, hematoma localization in vermis and/or hydrocephaly, also had worse outcome. Mortality rates in the cases with conservatively and surgically treated were 11.2 and 37.5 % respectively.

6.
SEREBROVASKÜLER HASTALIKLARDA SOMOTOSENSORİYEL UYARILMA POTANSİYELİ'NİN BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ VE KLİNİK İLE KORELASYONU
THE CORRELATION OF SOMATOSENSERIAL EVOKED POTENTIAL COMPUTERİZED BRAIN TOMOGRAPHY AND CLINIC iN CEREBROV ASCULAR DISEASE
Petek KARAGÖZ, Meral MİRZA
Sayfalar 127 - 131
Somatosensoriyel Uyarılma Potansiyeli(SUP) santral somatosensoriyel yolların lezyonlarının saptanması ve lokalizasyonunda, ayrıca santral sinir sisteminin işlevsel bozukluklarının belirlenmesinde verdiği bilgiler nedeniyle, sık başvurulan ve kullanım alanı giderek artan bir laboratuar yöntemidir. Bu çalışmada nörolojik hastalıklar arasında oldukça önemli bir yeri olan serebrovasküler hastalıklarda(SVH) SUP özelliklerini araştırmayı ve SVH'da SUP'in önemini belirlemeyi planladık. Toplam 42 SVH olgusunda(32 infarkt,10 hemoraji;yaş ortalaması 58,71±12,31yıl) 2-19 günler arasında yapılan SUP bulguları, 20 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubummki(yaş ortalaması 52,90±12,31yıl) ile karşılaştırıldı.Hasta grubunun etkilenen ve etkilenmeyen tarafı ile hastaların etkilenen tarafı ve kontrol SUP değerleri karşılaştırıldığında,etkilenen taraftaki N20 latansında anlamlı bir uzama görüldü. Ayrıca Bilgisayarlı Beyin Tomografisinde(BBT) subkortikal tutulum ile SUP anormalliği arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular, serebral infarkt ve hemorajilerin teşhisinde klinik bilgilerle birlikte, BBT ve SUP korelasyonunun nörolojik fonksiyon bozukluklarını belirlemede oldukça iyi sonuçlar verebileceğini göstermektedir.
Somatosensorial evoked potential(SEP) is a laboratory method with an increasingly enlarging field of application,which is frequently consulted for the information it provides in detecting and locating the lesions in somatosensorial pathways,as well as in determining the dysfunctions in central nervous system. This study aims at investigating the SEP characterics in Cerebrovascular Diseases(CVD), which has an important place among neurologic diseases,and determining the value of SEP in CVD. Findings of SEP between 2-19 days on a total of 42 CVD cases(32 infarction,10 hemorrhage;their ages averaging 58.71±.12.31)were compared with those of 20 healthy subjects in the control group(mean age 52.90±12.31). in comparisons between the SEP values from the affected and unaffected side of the patients,as well as SEP values from the affected side of the patients,and the control group,a statistically significant prolongation was observed in N20 latency.Furthermore,a meaningful relationship was found between subcortical involvement in Computerized Brain Tomography(CBT) and SEP abnormality. We may conclude that the CBT and SEP correlation together with the clinical data on the diagnosis cerebral infarct and hemorrhage,can yield quite satisfactory results in detecting neurologic dysfunctions.

7.
STROK SONRASI DEMİR METABOLİZMASI DEGİŞİKLİKLERİ
THE ALTERATIONS iN IRON METABOLIZM AFTER ISCHEMIC STROKE
Demet GÜCÜYENER, Nevzat UZUNER, Gazi ÖZDEMİR
Sayfalar 133 - 135
Bu çalışmanın amacı iskemik strok sonrası akut ve subakut dönemde demir metabolizmasında ortaya çıkan değişiklikleri saptamaktır. Çalışmaya iskemik strok nedeniyle hastaneye yatan 26 hasta (12 kadın-14 erkek, ortalama yaş ± SD; 61.30 ± 14.24 ) alındı. Her hastanın serum demir ve ferritin düzeyleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası 10. günde 2 kez ölçüldü. Çalışmadaki 9 hasta 12-21 gün içinde öldü. Sonuçlar t testi ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak: 10. günde ölçülen serum serbest demir düzeyleri (ortalama±SD ; 62.62±45.23), 1. gün değerlerine göre (ortalama±SD ; 58.23±34.62) daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (t= -0.53, p>0.05). Ferritin değerleri de aynı şekilde subakut dönemde (ortalama± SD; 154.9 ± }67.2) akut döneme göre (ortalama±SD: 126±99.7) yüksek bulunmasına rağmen istatistiki olarak bir anlam taşımıyordu. Olen hastalar diğerleri ile karşılaştırıldığında, serum demir ve ferritin düzeyleri açısından her iki grupta bir farklılık bulunmadı (t=1.65, p=0.138). Daha önce yapılan çalışmalarda akut ve subakut strok sırasında serum demir metabolizmasında birtakım değişiklikler olduğu bildirilmiş ise de bu çalışmada demir metabolizması ile ilgili anlamlı bir değişiklik saptanamamıştır.
We investigated whether levels of ferritin and free iron changes during acute and subacute phase of serum ischemic stroke. We assessed the serum levels of iron and ferritin in 26 patients who were hospitalized after ischemic stroke. The patients (mean age±SD; 61.30±14.24 )" diagnosed as ischemic stroke by CT in acute phase. Blood samples were taken on the lrd and lüth days following admission of the patients, serum free iron and ferritine levels were measured. Nine patients died within 12-21 days (mean 17.2(3.1 days). While at 10 th days free iron levels ( mean ± SD; 62.62 ± 45.23) were found higher than 1 st day ( mean±SD ; 58.23±34.62), but not significatly statisticaly (t= -0.53, p>0.05). The levels of ferritine also were found higher in subacute phase (mean±SD; 154.9±167.2) as compared with acute phase (mean±SD:126±99.7), not significantly. When dying patients were compared with others, between both of two groups were not found significant changes in levels of iron and ferritine (t=l.65,p=0.138). in conclusion: we cannot found any difference about serum levels of iron metabolizm in stroke.

8.
PONS HEMORAJİLERİNDE KLİNİK VE RADYOLOJİK BULGULAR, PROGNOSTİK FAKTÖRLER
PONTIN HEMORRHAGE: CLINICAL AND RADIOLOGICAL FINDINGS, PROGNOSTIC FACTORS
Temel TOMBUL, Yılmaz ÜTKÜR, Muazzez SEVİM
Sayfalar 137 - 141
Spontan intraserebral kanamalar içinde nadir görülen primer pons hemorajilerinin, dramatik kliniği ve kötü prognozu nedeni ile pratik önemi fazladır. Bu çalışmada kliniğimizde izlediğimiz, 9'u erkek 6'sı kadın 15 spontan pons kanaması olgusunu gözden geçirdik. Hastaların takip süreleri 1 gün ile 2 yıl arasındaydı. Yaş aralığı 22-70, yaş ortalaması 51,27± 13,31 idi. Oyküde 10 olguda hipertansiyon, 2 olguda oksipital baş ağrısı vardı. Klasik pontin hemoraji bulguları -hızlı gelişen koma ve apoplektik başlangıç, vejetatif fonksiyon bozukluğu, miyozis ve diğer nörooftalmooljik bulgular, tetraparezi olguların 12'sinde saptandı. Bir olguda bilinç açıktı ve fokal nörolojik bulgular vardı. Radyolojik lokalizasyon olarak pontinparamedian (PMH) (n=7), tegmental (n=6) ve massif (n=2) olarak ayrıldı. Hastalardan 6'sı yaşarken 9'u ex oldu. Yaşayanlardan 3'ünün bilinci çeşitli sürelerde devam eden locked-in sendromu devresinden sonra açıldı. Mortalite, TGH olanlarda %50, PPHve/veya MH olanlarda ise %67 olarak saptandı. Çapı 2,5 cm'nin üzerinde olan hematomlarda prognozun kötü olduğu görüldü. Ex olan hastaların hematom çapı yaşayanlara göre büyüktü(p<0,01). Büyük hematomlu iki hastanın 1 ve 3 yıllık izlemlerinde iyileşme görülmesi ilginç bulundu.
Primary pontin hemorrhages that are rather rarely occured in intracerebral hemorrhage, have practical importance due to dramatical clinical and worse prognosis. In this study, we rewieved 15 spontan pontin hemorrhage cases (9 male, 6 female) who were hospitalized in our clinic. Patient's following dures were one day between two years. Age interval was 22-70 and mean was 51,27± 13,31. In the story, there was hypertension in ten cases and occipital cephalgie in three cases. Quickly developing coma, apoplectic beginning, vegetative function disorders, myosis, and other neuroopthalmological findings and tetraparesis which are classic pontin hemorrhage findings were determined in 12 cases. In one cases, conscioues were alert and there were focal neurological deficits, in two cases consciues were somnolance. The patients were divided pontin paramedian (n=7), tegmental (n=6), massive type (n=3) according to localization. 6 of them were living and 9 ones died. 3 cases of which are alive were became alert after locked-in syndrome had been continued with various periods. Mortalite was determinated %50 in TGH group and %67 in PMH/massive group. It was approval that prognosis was badin which diameter of hematoma larger 2.5 cm. Hematoma sizes of died patients were large then living ones (p<0.01). It was draw attention that two cases were improved graudally in 1 and 3 years following.

9.
BİLATERAL İNTERNAL KAROTİS ARTER OKLUZYONU
BILATERAL INTERNAL CAROTİD OCCLUSİON, A CASE PRESENTATION
Şerefnur ÖZTÜRK, Taşkın DUMAN, Serap KAZAK, Şenay ÖZBAKIR
Sayfalar 143 - 146
Bilateral internal karotis arteri okluzyonunda etyolojik spektrum ve klinik seyir için oldukça çeşitli özellikler bildirilmiştir. Seyrek rastlaı:ıması nedeniyle bu duruma ilişkin kesinleşmiş bilgiler fazla değildir. Kliniğimize akut gelişen şuur kaybı, kusma, idrar inkontinansı tablosu ile kabul edilen 65 yaşındaki kadın hastada kranial tomografide bilateral internal karotis arter okluzyonu ile uyumlu olan masif infarkt görünümü saptandı. Hastanın hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı ve birlikte atrial fibrilasyon tablosu mevcuttu. Hasta saatler içinde gelişen solunum ve kardiak arrest sonucunda resusitasyona cevap vermeyerek kaybedildi. Oluş süresi ve kollateral durumuna bağlı olarak değişik klinik tablolarla izlenmiş olan bilateral internal karotis arteri okluzyonu ani oluştuğunda fatal seyredebilmektedir. Hastamızın klinik ve elde edilebilen laboratuar bulguları, literatürdeki bilateral internal karotis arteri okluzyonu vakalarına ait veriler doğrultusunda gözden geçirildi.
Wide variations were reported for etiologic spectrum and clinical course in bilateral internal carotid occlusion. There is no clear consideration for this condition because of its rare occurrence. A 65 years old female patient was admitted to our department with sudden loss of consciousness, urinary incontinence and vomiting. A massive infarct view which consistent with bilateral internal carotid occlusion was found on CT seans. She had hypertension, ischemic heart disease and atrial fibrillation. The patient died with cardiopulmonary arrest developed within hours. She did not respond to recussiation. Bilateral internal carotid occlusion which was reported with various clinical tables as dependent duration of occlusion and the status of collateral's, can be fatal if its occurrence is sudden. Clinical and laboratory features of our patient were reviewed according to bilateral internal carotid occlusion cases on the literature.

10.
KARBONMONOKSİT İNTOKSİKASYONU; BEYİN Tc-99m HMPAO SPECT, MRG ve BT BULGULARI (Olgu Sunumu)
CARBON MONOXXYDE POISINING; BRAIN Tc-99m HMPAO SPECT, MRI and CT FINDINGS (Case Report)
Ali SARIKAYA, Gökhan PEKİNDİL, Fikret ÇERMİK, Cengiz TUĞLU, Engin KARAŞİN, Şakir BERKARDA
Sayfalar 147 - 149
Bu çalışmada, Karbon monoksit intoksikasyonuna maruz kalmış ve Bilgisayarlı tomografi (BT), Manyetik Rezonans görüntüleme (MRG) ve Technetium-99m hexamethylpropylene amine oxime single-photon emission computed tomography (Tc-99m HMPAO SPECT) ile değerlendirilmiş bir olgudaki görüntüleme bulguları sunulmuştur. Olgumuzda BT normal iken, MRG'de bilateral occipitotemporal bölgede perfüzyon defekti gösterilmiştir. SPECT'in bulguları ile klinik bulgular paralellik gösterdiği ve prognozu değerlendirmede faydalı olabileceği düşünülmüştür.
in this study, lmaging findings ofa case of CO poisoning evaluated with CT, MRI, TC-99m HMPAO SPECT were presented. in this case whereas CT was normal, MRI showed bilateral increased signal intensity in globus pallidus and periventriculer white matters. SPECT demonstrated bilateral perfusion defect in temporooccipital region. it was concluded that Tc-99m HMPAO SPECT findings were compatible with clinical findings and so that can be helpful in evaluation of clinical prognosis.

11.
HİPOGLİSEMİK HEMİPLEJİ
HYPOGLYCMIC HEMİPLEGIA
Bekir TUĞCU, Yakup KRESPİ, Oğuzhan ÇOBAN, Rezzan TUNÇAY, Sara BAHAR
Sayfalar 151 - 152
Hipoglisemi tedavi altındaki diabetik hastalarda sık gelişen bir metabolik bozukluktur. Bu hastalarda sıklıkla diffüz beyin fonksiyon bozukluğu ve adrenerjik bulgular ortaya çıkar. Hipoglisemiye bağlı hemipleji ise nadiren görülür. Yetmişiki yaşında diabetik erkek hasta, akut gelişen peltek konuşma ve sol beden yarısında güç kaybı yakınmaları ile acil polikliniğine başvurdu. Sol hemipleji bulguları ve ileri dizartri tespit edilen hastada, kan glikoz seviyesi 35 mg. saptanarak glikoz replasman tedavisine başlandı. Tedaviyi takip eden 10 dakika içinde hemipleji bulguları tümü ile geriledi. Diabet tedavisi amacı ile kullanmakta olduğu klorpropamidin, böbrek yetmezliğine bağlı olarak kanda birikici etki gösterdiği ve hipogliseminin bu nedenle ortaya çıktığı düşünüldü. Hipoglisemiye sekonder gelişen fokal nörolojik semptomlar, tanınıp zamanında tedavi edildiğinde geri dönüşümlüdür. Bu nedenle erken tanı ile, gelişebilecek irreversible beyin hasarı önlenebilir.
Hypoglycemia is a common metabolic disturbance in diabetic patients receiving insulin or oral hypoglycemic agents. In these patients, diffuse brain dysfunction and adrenergic symptoms are frequently observed. But hypoglycemic hemiplegia is a rare condition. A seventy-two years old man with diabetes mellitus was admitted with slurred speech and weakness on the left side. On examination, left hemiparesis and dysarthria were detected. Blood glucose level was 35mg./dl. The hemiplegia resolved completely within 10 minutes after glucose infusion. This patient had chronic renal insufficiency, which resulted in elevated serum levels of Chlorprophamide and this eventually caused hypoglycemia. This clinical syndrome is reversible with treatment. If this syndrome is considered in differential diagnosis of diabetic patients presenting with stroke, irreversible brain damage may be prevented.

LookUs & Online Makale
w