ISSN 1301-1375 | e-ISSN 2146-9113
Volume : 7 Issue : 3 Year : 2022


Türk Beyin Damar Hastalıkları Dergisi - Türk Beyin Damar Hast Derg: 7 (3)
Cilt: 7  Sayı: 3 - Aralık 2001
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Tıkayıcı inme geçiren hastalarda patent foramen ovale
Patent foramen ovale in ischemic stroke patients
Aysun Soysal, Aysu Şen, Turan Atay, Dilek Ataklı, Baki Arpacı
Sayfalar 143 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemik inme geçiren hastalarda patent foramen ovale (PFO) prevalansının kontrollerden yüksek olduğu gösterilmektedir. PFO’li hastalarda paradoksal embolinin iskemik inme için potansiyel bir mekanizma olduğu düşünülür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 1995-Temmuz 1998 tarihleri arasında, kontrastlı transözafageal ekokardiyografi (TEE) incelemesi ile, tıkayıcı inmesi olan 4 hastada (3K, 1E) PFO saptadık.
BULGULAR: Hastaların yaşları 29 ile 60 arasında değişiyordu. İki hastada tek, diğer iki hastada ise multipl damar alanlarıyla uyumlu enfarkt saptandı. Bir hastada tekrarlayan iskemik inme atakları vardı. Tüm hastaların transtorasik ekokardiyografi incelemeleri normaldi ve tıkayıcı inme için başka bir etyolojik faktör bulunmadı. TEE incelemelerinde aşağıdaki bulgular saptandı: PFO ve hiper mobil atrial septum (n=1), PFO ve mitral valve prolapsusu (n=1), PFO ve Ebstein’s anomalisi (n=1), PFO, mitral ring kalsifikasyonu ve aort kapakta sklerotik değişiklikler (n=1).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; herhangi bir etyolojik neden saptanamayan inmeli hastalara uygulanacak inceleme protokolüne TEE'nin de katılmasının, etyolojinin aydınlatılmasına katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
INTRODUCTION: The prevalence of patent foramen ovale (PFO) has been shown to be higher in patients with ischemic stroke than in control subjects. Paradoxical embolization is thought to be a potential mechanism for ischemic stroke in patients with PFO.
METHODS: Between January 1995 and July 1998, we found PFO in four patients (3F, 1M) with ischemic stroke using contrast transesophageal echocardiography (TEE).
RESULTS: The age of patients ranged from 29 to 60 years. Two patients had an infarct consistent with single arterial territory while two patients exhibited infarcts of multiple arterial territories. One patient had a history of recurrent ischemic strokes. All patients' transthoracic echocardiographic (TTE) examinations were normal and no other etiologic factor was found for ischemic stroke. TEE examinations revealed the following findings: PFO and hypermobility of atrial septum (n=1); PFO and mitral valve prolapse (n=1), PFO and Ebstein’s anomaly (n=1); and PFO, calcification in mitral ring and sclerotic changes on aort valve (n=1).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion, we suggest that performing the TEE in ischemic stroke patients in whom no risk factor could be found, may reveal further information to find out the etiology.

2.
Akut strokta serum nöron spesifik enolaz değerlerinin prognoz ile ilişkisi
Relationship between serum neuron specific enolase values and prognosis in acute stroke
Aynur Yılmaz, Mahmut Yüksel, Nurgül Aydın, Sarper Erdoğan, Şükran Çiftçi, Ufuk Utku
Sayfalar 147 - 149
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut strokta, nöronal hasarı ve fonksiyonel prognozu belirlemek için yapılan noninvazif tetkiklerden biri de serum Nöron Spesifik Enolaze (NSE) değerlerinin ölçümüdür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, serebrovasküler hastalığı olan 30 olgu (15’i iskemik ve 15’i hemorajik vaka) ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 15 kontrol hastası çalışılmıştır. NSE seviyeleri akut fazda (ilk 48±12 saat) ölçülmüştür ve lezyon tipi, lokalizasyonu, Glaskow Koma Skalasının (GKS) başlangıç skoru, ilk kan glukoz değerleri, yaş ve onuncu gündeki Rankin Skoru belirlenmiştir.
BULGULAR: Sonuçta serum NSE düzeyleri, iskemik ve hemorajik stroklu gruplarda, kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Fakat sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Karşılaştırılan değerler arasında NSE düzeyleri başlangıç GKS’leri düşük olan grupta anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p = 0.04, p<0.05).
INTRODUCTION: In acute stroke, one of the noninvasive techniques utilized to determine neuronal injury and functional prognosis is the measurement of serum Neuron Specific Enolase (NSE) levels.
METHODS: In this study, 30 patients with cerebrovascular disease (15 ischemic and 15 hemorrhagic insults) and 15 contol patients which had similar age and gender were studied. NSE levels were measured in acute phase (first 48±12 hours) and lesion types, localization, initial score of Glasgow Coma Scale, initial blood glucose level, age and a Rankin Score at the tenth day were determined.
RESULTS: Althought the NSE levels were found to be higher in ischemic and hemorrhagic groups than the control group, the results were not statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Among the compared values, NSE levels were found to be significantly high (p = 0.04, p < 0.05) only in the group whose initial Glasgow Coma Scale scores were poor.

3.
Geniş beyin sapı infarktlarında klinik-radyolojik özellikler ve prognoz
Large brain stem infarcts: clinico-radiologic characteristics and outcome
Yakup Krespi, Oğuzhan Çoban, Rezzan Tuncay, Sara Bahar
Sayfalar 151 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Geniş beyin sapı infarktlarının (GBSİ) prognozu ile ilgili bilgilerimiz çok kısıtlıdır. Bu çalışmada GBSİ bulguları olan hastaların klinik ve radyolojik özelliklerini ve prognozlarını değerlendirmek amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 1994-Aralık 1998 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi İnme Veri Bankası’na prospektif olarak kaydedilmiş ardışık 629 iskemik inme olgusundan klinik ve/veya radyolojik olarak GBSİ’ı olan 34 hasta değerlendirildi.
BULGULAR: On yedi kadın ve erkekten oluşan bu hasta grubunun yaş ortalaması 33 (35-85) idi. Geniş beyin sapı infarktı ile uyumlu klinik bulgularla başvuran hiçbir hastada radyolojik veya klinik takip sonucunda başka bir bölgede infarkt veya inme dışı bir tanı ortaya konulmadı. Etyolojik incelemeler sonucunda 11 olguda (%32) aterotrombotik, 7 olguda (%21) kardiyoembolik, 2 olguda (%6) “diğer nedenler”e, 1 olguda da (%3) “birden çok neden”e bağlı inme saptanırken, 13 hastada da (%30) etiolojik neden bulunamadı. Damar incelemeleri yapılabilen 20 hastanın 12’sinde (%60) baziler arter ve/veya bilateral vertebral arterlerde ileri darlık veya oklüzyon gösterildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların prognozu belirgin bir şekilde kötüydü; 32 hasta (%94) hastanede yatış süresi sonunda ya ölmüş ya da ağır dizabiliteliydi (Rankin skoru 4-5).
INTRODUCTION: Data related to the outcome of large brain stem infarcts (LBSI) is scarce. The aim of this study was to assess the clinical-radiological characteristics and outcome of patients with LBSI.
METHODS: For this purpose, out of 629 stroke patients who were prospectively and consecutively registered to İstanbul Medical Faculty Stroke database from april/94 to december/98, the records of 34 patients with clinical and/or radiological evidence of LBSI were reviewed.
RESULTS: There were 17 male and 17 female patients and the mean age was 66 (33-85). Radiological or clinical follow-up did not reveal any diagnosis other than stroke or other territory infarcts in any of the patients presenting with LBSI clinical findings. At the end of etiologic work-up, 11 patients (32%) were classified as large artery disease, 7 cases (21%) as cardioembolism, 2 cases (6%) as “other determined aetiology”, 1 case (3%) as “multiple aetiology” and 13 cases (38%) as “undetermined aetiology”. Basilar and/or bilateral vertebral artery occlusion or severe stenosis was shown in 12 of 20 patients (60%) who could be evaluated with vascular imaging studies.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Outcome was poor; 32 (94%) patients were dead or severely disabled (Rankin score 4-5) at the end of hospital stay.

4.
Geniş supratentoriel infarktlarda erken dönem klinik ve BT bulguları
Early clinical and CT findings in large supratentoriel infarctions
Nilda Turgut, Ufuk Utku, Galip Ekuklu, Cumhur Kılınçer
Sayfalar 157 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Geniş supratentorial infarktlar, tüm iskemik strokların yaklaşık %10'nunu oluştururlar ve mortalite oranı çeşitli serilerde % 17-80 olarak tespit edilmiştir. Prognozun oldukça kötü olduğu bu hastalarda gerekli yoğun medikal ve cerrahi tedavinin yapılabilmesi için erken dönem klinik ve BT bulgularının tanınması önem kazanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Ocak 1998-Eylül 1999 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve kontrol BT’sinde geniş supratentoriel infarkt tespit edilen 64 hastadan sadece transtentorial herniasyonla ölen 28 hastanın erken dönem BT ve klinik bulguları yaşayan hastalarla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sonuçta, ağır motor güçsüzlüğün (p=0.013), bilinç bozukluğunun (p=0.024), orta hat şiftinin (p=0.013), kortikomedüller kontrast (CMC) azalmasının (p=0.002) ve silvian fissür silikliğinin (p=0.011) iki grup arasında anlamlı olarak farklı bulunduğu gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mortalitesi oldukça yüksek olan geniş supratentoriel infarktlarda, erken dönem klinik ve BT bulguları prognoz tayini açısından yol göstericidir.
INTRODUCTION: Large supratentorial infarctions are 10% of all the ischemic strokes. The prognosis of these patients are poor and the mortality rate is 17-80%. In the management of such cases, agressive medical therapy or decompressive craniectomy are recommended. Therefore early clinical and CT findings are very important.
METHODS: In this study we evaluated 64 patients who had large supratentorial infarcts on control CT from January 1998 to September 1999. 28 of these patients died from transtentorial herniation and their early CT findings (which was taken 10±2 hours) and early clinical signs were compared with alive group.
RESULTS: At the end of the study the severity of motor deficit (p=0.013), reduced consciousness (p=0.024); midline shift (p=0.013), attenuated corticomedullar contrast (CMC) (p=0.002) and silvian fissur effacement (p=0.011) were found significantly different between these two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early clinical and CT findings of the large supratentoriel infarctions which have extremely high mortality rate, are very important as prognostic factors.

5.
Spontan intraserebral hemoraji sonrası gelişen hidrosefalilerde eksternal ventriküler drenaj
External ventricular drainage in hydrocephalus due to spontaneus intracerebral haemorrhage
Murat Sümer, Bektaş Açıkgöz
Sayfalar 161 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Spontan intraserebral hemoraji sık görülen ve kalıcı hasarlar bırakabilen bir hastalıktır. Ventriküle yakın kanamalarda intraventriküler kanama ve hidrosefali sıktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada kliniğimize spontan intraserebral hemoraji ile başvuran 47 hastanın klinik, radyolojik bulguları ve sonuç skorlarını araştırdık.
BULGULAR: Kırkyedi hastanın 6’sında hidrosefali gelişti (%12.9). Altı hastanın 4’ünde talamik, ikisinde serebellar hematom vardı ve birisi dışında tamamında intraventriküler kanama vardı. Hidrosefali gelişen hastalarda intraventriküler kanama daha sıktı ( %83’e karşın %12; p<0.05) ve tüm hastaların lezyonları ventriküler sistem komşuluğunda idi. Altı hastanın tümüne eksternal ventriküler drenaj uygulandı, bir hastada serebellar geniş hematom nedeni ile ek olarak lezyon çıkartıldı. Hastane mortalitesi hidrosefali gelişen hastalarda hafifçe yüksekti (%16’ya karşın %12) ve fonksiyonel sonuç hidrosefali gelişmeyen hastalarda daha iyi idi ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eksternal ventriküler drenaj spontan intraserebral hemoraji sonrası hidrosefali gelişen hastalarda geridönüşümsüz beyin hasarı ortaya çıkmadan önce yapılması gereken hayat kurtarıcı ve etkin bir işlemdir.
INTRODUCTION: Spontaneous intracerebral haemorrhage is a common and devastating disease. In hematomas that occur close to the ventricles intraventricular haemorrhage and hydrocephalus are common.
METHODS: In this study we investigated clinical, radiological findings and outcome scores of 47 patients admitted to our clinic with spontaneous intracerebral haemorrhage.
RESULTS: Of the 47 patients in 6 patients hydrocephalus was observed (%12.9). Four of them had thalamic, 2 had cerebellar hematomas and all but one had intraventricular haemorrhage. Those patients with hydrocephalus were more likely to have intraventricular haemorrhage (%83 versus %12,p<0.05) and close localisation to ventricular system. External ventricular drainage was performed to all six patients and one had additional evacuation of large cerebellar hematoma. Hospital mortality was only slightly higher in patients with hydrocephalus (%16 versus %12) and functional outcome was better in patients without hydrocephalus but the results were not statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: External ventricular drainage is a life saving and effective procedure and has to be performed in spontaneous intracerebral haemorrhage patients with hydrocephalus before irreversibl brain damage occurs.

OLGU BILDIRILERI
6.
Baziler arter oklüzyonuna bağlı bilateral talamik ve serebellar infarktları olan bir olguda başarılı “stent” uygulaması
Successful “stent” placement in a case with bilateral thalamic and cerebellar infarcts due to occlusion of basilar artery
Şuur Biliciler, Civan Işlak, Hülya Apaydın, Sibel Ertan, Attila Altunel, Sibel Özekmekçi
Sayfalar 167 - 171
Baziler arter oklüzyonu, iki yanlı posterior serebral arter ve serebelluma giden arterlere emboli atarak bilinç bozukluğu ve bilateral piramidal, duysal, serebellar bulgular, kranyal nöropatiler veya konjuge bakış bozuklukları gibi zengin nörolojik bulgulara yol açabilir. Yetmiş iki yaşındaki hastada akut başlayıp saatler içinde düzelen sağ elde distoni, sol elde tremor geliştiği ve izleyen saatlerde bilincinin kapandığı öğrenildi. Somnolans halinin sürdüğü iki gün boyunca fokal nörolojik bulgu saptanmayan hastanın bilinci açıldıktan sonra apati, kognitif performansta düşüklük, talamik afazi, serebellar dizartri ve solda serebellar bulgular ve solda Collier belirtisi saptandı. Ayrıca birkaç kez sağda III. sinire ait geçici iskemik ataklar gözlendi. Kranyal MR’de solda daha geniş olmak üzere iki yanlı serebellar hemisfer ve talamuslarda infarkt ile uyumlu lezyonlar, serebral anjiyografide baziler arterde % 90, sol subklavian arterde % 50 düzeyinde stenoz saptandı. Hastalığının 17.gününde baziler artere anjiyoplastiyle “stent” uygulandı. Bunun için genel anestezi altında sağ vertebral artere kılavuz kateter yerleştirildi ve darlık mikrokateter mikro “guidewire” kombinasyonu kullanılarak geçildi. Daha sonra 2x20 mm’lik koroner balon kullanılarak darlığa predilatasyon uygulandı. Reziduel darlığın %70’den büyük olması nedeniyle 3.5x8 mm’lik AVE stent yerleştirildi. Yapılan kontrollerde reziduel darlık saptanmadı. Önemli bir komplikasyon görülmeyen hastada günler içinde belirgin klinik düzelme gözlendi. Nörolojide seyrek rastlanan baziler arter stenozu olgumuzu, kurumumuzda ilk kez stent uygulanarak başarılı sonuç elde edilmesi nedeniyle sunmayı uygun bulduk.
Acute basilar artery occlusion having high mortality and morbidity risk may result in impairment of consciousness, bilateral pyramidal, sensorial and cerebellar signs, cranial nerve palsies or disturbances of conjugate eye movements due to emboli to both posterior cerebral and cerebellar arteries. A 72-year-old woman acutely developed dystonia of the right and tremor of the left hand improving in several hours which were followed by vomiting and an impairment of consciousness. The patient was somnolent for 2 days without any focal neurological signs. When she became alert we observed impaired cognitive performance, thalamic aphasia, cerebellar dysarthria, cerebellar signs and retraction of the left levator palbebra (Collier's sign). We also noted occasional attacks of the third cranial nerve paresis. Her cranial MRI showed bilateral cerebellar and thalamic infarcts prominent on the left side. Cerebral angiography revealed 90 % stenosis in basilar artery and 50 % in subclavian artery. On the 17th day of the illness, a stent was applied to the basilar artery. For this procedure, a guide catheter was placed in the right vertebral artery under general anesthesia and stenosis was passed by the use of a combination of a microcatheter and microguidewire. Following this, a 2x20 mm-sized coronary balloon was used for the predilatation of the stenosis. Since the remaining stenosis was greater than 70 %, a 3.5x8 mm sized AVE stent was placed. During her radiological follow-up, no residual stenosis was detected. Low molecular weight heparin was given for 48 hours and she was started on ticlopidine. No major complications were observed except for Collier's sign becoming slightly prominent which regressed in a week. Her clinical status improved in several days. This basilar artery stenosis in our patient was interesting not only for its rarity in neurological practice, but also for its aspect to be the first successful basilar artery stent placement case in our department.

7.
Bir izole çapraz afazi olgusu
A case of isolated crossed aphasia
Aslı Kurne, Ethem Murat Arsava, Kaynak Selekler
Sayfalar 173 - 175
Çapraz afazi, non-dominant hemisfer lezyonlarına ikincil ortaya çıkan bir afazi tablosudur. Bu olgu sunumunda 70 yaşında hemiparezi olmaksızın çapraz afazi tablosu ile başvuran ve değerlendirmeler soncunda sağ internal karotid arter oklüzyonu saptanan bir hasta bildirilmektedir. Kraniyel MRG tetkikinde, sağ elini kullanan hastanın lezyonunun sağ temporal lob yerleşimli olduğu izlendi. Sağ orta serebral arter sulama alanın geri kalan kısmının karşı hemisfer dolaşımından beslendiği görüldü. Klinik takibinde hastanın afazisi, ikinci hafta sonunda global afazi tablosundan duyusal afazi tablosunda geçiş gösterdi.
Crossed aphasia is an aphasic syndrome secondary to the non dominant hemispheric lesions. In this case report, a 70 year old patient presenting with crossed aphasia without any hemiparesis is documented. The patient had a total occlusion of the right internal carotid artery revealed by doppler ultrasound. The MRI revealed right temporal lobe infarct. The rest of the right middle cerebral artery territory was receiving the blood supply from the contralateral hemispheric circulation. In the follow-up, the global aphasia of the patient gradually changed to sensory aphasia in the end of the second week.

DERLEME
8.
Senkop
Syncope
Atilla Özcan Özdemir, Gazi Özdemir
Sayfalar 177 - 181
Senkop deyimi, epizodik baygınlık veya geçici bilinç kaybı, tomus kaybı ve beyine giden kan akımının ani azalması nedeniyle ayakta duramama halidir. Senkop, üç ana nedene bağlı oluşur: 1) sempatik tonusun nöral organizasyonunun yetmezliği ve bunun sonucunda aşırı vagal aktivite ve bradikardi, 2) kan damarlarının sempatik innervasyonunun yetmezliğine ilişkin postural ortostatik hipotansiyon, 3)kardiyak atım yetmezliğine yol açan primer kardiyak patolojiler. İlk iki nedenlerden oluşan senkopta, postural değişimden hemen sonra prodromal semptomlar görülür. Kardiyojenik senkopta ise prodromal belirtiler yoktur, özellikle bedensel aktiviteyi izleyen senkop söz konusudur (nörokardiyojenik senkop). Senkop ile şu durumlar arasında ayırıcı tanı yapılmalıdır: hipervantilasyon sendromu, hipoglisemi, akut kan kaybı, geçici iskemik ataklar ve konvülziyon. Tedavi yaklaşımı saptanacak nedene yönelik olmalıdır.
The term syncope refers to an episodic faint or rarely loss of counciousness and posturall tone and an inability to stand, due to diminished flow of blood to the brain. Syncope can be viewed as having three majör couses: 1) neurally mediated impairment of sympathetic tone and excessive vagal activity resulting in bradycardia, 2) failure of sympathetic hypotension and 3) primary cardiac problems which reduce cardiac output. In the first and second type of syncope were seen prodromal symptoms after postural changes. At the third causes of syncope is found bodily activity in the short time before syncopal condition (neurocardiogenic syncope). Differential diagnosis must be made between syncope and this conditions; hyperventilation syndrome, hypoglycemia, acute blood loss, transient ischemic attack, drop attack and seizure. Therapeutical interventions must be suggested accoring to the causes of syncope.

LookUs & Online Makale
w